AKP hükümetinin "AB'ye Uyum Süreci" adı altında Yargıya hakim olma planı
Birleşik Büro-İş Genel Başkanı Haydar Şahindokuyucu yaptığı basın açıklamasıyla AKP iktidarının yapmak istediği "Yargı Reformu"nu değerlendirdi. Şahindokuyucu açıklamasında şunları söyledi:
“Avrupa Birliği’ne uyum süreci” adı altında siyasi iktidarın yasama ve yürütmenin ardından yargıyı da içine alacak şekilde etki ve nüfuzunu artırarak tüm devlet organlarına hakim olma anlayışı çerçevesinde bir takım hazırlıklar yaptığı kamuoyunun malumudur.
Bu anlayışın bir uzantısı olarak iktidar partisince hazırlanan ve “yargı reformu” adı altında kamuoyuna duyurulan taslağın Bakanlar Kurulu toplantısında da benimsenmiş olması karşısında çekincelerimizi ve kaygılarımızı kamuoyu ile paylaşmakta büyük bir yarar görüyor ve aynı zamanda da bunu tarihi bir sorumluluk olarak değerlendiriyoruz.
Bakanlar Kurulu’nda da benimsenen ve tam adı ile Yargı Reformu Strateji Taslağı’na ilişkin olarak ilk dikkati çeken husus, siyasi iktidara ilkesel bağlamda yine siyasi iktidarın deyimi ile şu ya da bu şekilde “direnen” tüm yargı organlarının başlıca hedef olduğu gerçeğidir.
Anayasa Mahkemesi kararı ile laiklik dışı eylemlerin odağı olduğu karara bağlanmış olan siyasi parti tarafından “reform” adı altında bir garabet inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bu garabetlerin en büyüğü Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) olmak üzere yargısal bütünlük içerisinde görev yapan kurulun yapısına yönelik siyasi etki ve nüfuzu artıracak düzenlemelerdir.
Dünden bugüne gelmiş geçmiş hükümetler tarafından kendilerine bahşedilmiş bir hak ve kudret olarak görülen Adalet Bakanı’nın ve müsteşarının HSYK’nın doğal üyesi olmaları durumu; bu sözde reformdan nasibini almamış görünmektedir. Özellikle son dönemde siyasal iktidarın tüm erkleri ve kurumları ile etki ve nüfuz alanını genişletme siyasetinin de bir uzantısı olarak; müsteşarın güncel bazı soruşturma ve davaları yürütmekte olan bazı hakim ve savcılar hakkında işlem yapılmasını ve karar alınmasını engelleyici mahiyette davrandığı ve toplantılara katılmayarak karar alınmasını engellediği ve adeta bir kilit vazifesi üstlendiği, devlet vakarına aykırı birtakım tutum ve davranışlarda bulunmaktan kaçınmadığı bilinen bir gerçektir. Geçtiğimiz dönemde siyasal gücün desteği ve açık yönlendirmesi ile aynı tutum ve davranışlarla karar mekanizmasını kilitleyen ve kamuoyunun günlerce bu konuyla meşgul olmasına neden olan bakanlık müsteşarının aynı siyasi iktidar tarafından milletvekilliği ile taltif edilmesi halen hatırlarımızdadır. Adalet Bakanı’nın ve müsteşarının doğrudan doğruya hakim ve savcı atamalarında ve özlük işlemlerinde başlıca etken olmaları ve kurul toplantılarına girmeleri siyasi iktidarın dilinden düşürmediği “yargı bağımsızlığı” ile ne kadar örtüşmektedir?
HSYK özelinde sorunun ne olduğu bu kadar açık ve net iken, siyasi iktidarın meseleye çözülmesi gereken bir sorun olarak değil; ele geçirilecek, etki ve tesir edilecek, kadrolaşılacak bir başka mevki olarak bakması siyasi iktidarı temsil eden kişilerin ve anlayışın demokratik bilinç ve anlayıştan ne kadar uzak olduğunu tarih önünde bir kez daha belgelemektedir.
HSYK üyelerinin yürütme ve TBMM tarafından seçilmesini öngören düzenlemenin sağlamaya çalıştığı amaç, elde etmeye çalıştığı nihai hedef ne olabilir? Taslak çalışmasında Türkiye’de bulunan hangi baronun, hangi yüksek yargı kurumunun, hangi sivil toplum örgütünün, hangi üniversitenin görüşü alınarak bu düzenlemenin yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur???
Bugün Türkiye’de kapsamlı bir yargı reformuna ihtiyaç duyulduğu açıktır. Tasarıda da “hoş vaatler ve temenniler” olarak sunulan yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı önündeki tüm engeller elbette kaldırılmalıdır. Mahkemelerin iş yükü azaltılmalıdır. UYAP uygulamasının ülke çapında ve verimlilikle kullanılabilirliğinin sağlanması gerekmektedir. Mesleki yetkinliğin artırılması, kişisel eğitim programlarının teknik vasıta ve imkanlar yolu ile geliştirilmesi gerekmektedir. Yargıya olan güvenin artırılması, idari ve mali işlerle hakim ve savcıların zaten oldukça yoğun olan iş yükünün daha da artırılmasının önüne geçecek tedbirler alınmalıdır. Uyuşmazlıkları önleyici tedbirlerin alınması, tahkim müessesesine bir an evvel etkin ve sağlıklı şekilde işlerlik kazandırılması, ceza infaz sisteminde geliştirme ve iyileştirmeler yapılması, medeni ve çağdaş bir ülke olmanın, bir hukuk devleti olmanın gerektirdiği yasal ve yapısal düzenlemelere hız verilmesi, yargının tüm yükünü omuzlayan yargı çalışanlarına yönelik olarak gerekli düzenlemelerin ve iyileştirmelerin yapılması gerekmektedir.
Yargı; hakimler, savcılar ve avukatlardan ibaret değildir. Yargısal düzenin işlerliğini ve devamlılığını sağlayan, son derece güç mesleki ve fiziki koşullar altında çalışan, sosyal ve ekonomik olarak emeğinin çabasının karşılığını alamayan, bütün bunlara rağmen hiçbir adli yıl açılış töreninde hatırlanmayan, adı dahi anılmayan yargı personeline yönelik gerek çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve gerekse özlük hakları konusunda herhangi bir somut yaklaşıma yer verilmeyen bu düzenlemeye “reform” adı verilmesi ayrı bir üzüntü kaynağıdır.
Anılan bu düzenlemelerin pek çoğunun tasarıda -temenni olarak dahi olsa- yer almış olması memnuniyet vericidir. Ancak “hoş vaatler ve temenniler”in ardından, yapısal ve somut olarak getirilmek istenen düzenlemelerin yargının sorunlarına çare olmaktan uzak, tam aksine yargıyı tam anlamıyla kuşatan ve HSYK gibi bir kurula siyasi etki ve mülahazalarla siyasi iktidar ve TBMM tarafından üye seçilmesi gibi yargıyı açıkça siyasi vesayet altına alan bir düzenlemenin soruna çare olan bir anlayışı yansıtmaktan uzak olduğu açıktır. Hal böyle iken anılan doğrultuda bir düzenlemenin getirilmesinin sakıncaları, demokrasi ve hukuk devleti ilkesi adına büyük bir kaygı ve endişe yaratmaktadır.
Medeni demokratik anlayışa sahip hiçbir ülkede oy çoğunluğuna sahip anlayışın, bu şekilde dikte edercesine devletin tüm kurum ve kuruluşlarını kendi etki alanı içerisine alma girişiminde bulunması sözkonusu olamaz. Buna öncelikle demokratik bilinç ve halk karşı çıkar. Ancak demokrasi anlayışı gelişmemiş, demokratik ilerleme süreci çeşitli vesilelerle kesintiye uğratılmış, eğitim düzeyi düşük, hak ve hukukun egemen olmadığı ülkelerde, demokratik hak ve bilince sahip çıkan insanların niteliksel ve niceliksel azlığı toplumun kendi demokrasisine bu denli ağır ve kapsamlı müdahaleler karşısında sessiz kalınmasını sağlayabilir.
Açıklıkla belirtmek gerekir ki; “Herkes benim gibi düşünsün” ya da “Her kurum benim anlayışıma sahip kişi ve kişilerce yönetilsin” anlayışı demokratik bir anlayış olmaktan çok uzaktır. Hitler ve Mussolini dönemini hatırlatan bir anlayışa hizmet eden düzenlemenin ivedilikle gözden geçirilmesi gerekmektedir. Zira, böylesi bir anlayışı medeni dünya çoktan terk etmiş, tarihin derinliklerine hapsetmiştir.
Yargı bağımsızlığı, objektiflik ve tarafsızlık temel ilkeleri üzerinde inşa edilecek siyasi etki ve mülahazalardan uzak her türlü iyiniyetli ve objektif düzenlemeler, ülkemiz adına sevindirici birer gelişme olacaktır ancak; gelinen bu aşamada soyut, kulağa hoş gelen ancak mevcut sıkıntı ve sorunları gidermek bir yana başlı başına bir sorun olacağı açık olan böylesi bir düzenlemenin amacı konusunda kamuoyunda oluşan algı, siyasal iktidara şu ya da bu şekilde bir ayak bağı olduğu yine siyasal iktidar sözcülerince dile getirilen yargı organlarının tasfiyesi ve yeniden şekillendirilmesinden başkaca bir şey değildir. Kaldı ki, yargı üzerinde yürütme ve meclis eli ile siyasi etki ve mülahazalarla vesayet kurma çabası, başlı başına Anayasa’ya aykırılık teşkil etmektedir.
Siyasi iktidarın demokratik bilince, demokratik sisteme ve hukuk devleti ilkesine aykırı yaklaşımını anlamakta güçlük çektiğimizi bir kez daha yineliyor; yargı organlarının, ilgili kurum ve kuruluşların, baroların, üniversitelerin ve sivil toplum kuruluşlarının da görüşlerinin ciddiyetle ele alınarak düzenlemenin çekince ve kaygıları giderecek şekilde yeniden yapılmasını gerekli görüyoruz.
Haydar ŞAHİNDOKUYUCU
Genel Başkan
| < Önceki | Sonraki > |
|---|













